AYM 14 MART 2025 TARİHLİ MANEVİ TAZMİNATA İLİŞKİN İPTAL KARARI
Giriş
Manevi tazminat davaları, kişilik haklarına yönelik ihlaller sonucunda mağdur duruma düşen kişilerin uğradıkları manevi zararın tazmini amacıyla açtıkları davaları ifade etmektedir. Bu davalarda, maddi tazminat davalarından farklı olarak, zararın ölçümü ve tazminat miktarının belirlenmesi büyük ölçüde hâkimin takdirine bağlıdır. Bu niteliğiyle, usul kurallarının mağdurun hak arama özgürlüğü, erişim hakkı gibi anayasal güvence altındaki haklarla etkileşim içinde olduğu görülmektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu kararı; usul hukukunun (özellikle Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) kapsamında “yargılama giderleri”ne ilişkin kurallarının), manevi tazminat davaları özelinde temel haklar açısından taşıdığı anlam bakımından dikkat çekicidir.
Kararın Temel İçeriği, Hukuki Çerçevesi ve İptal Edilen Hüküm
HMK’nın 326. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu hüküm, iptale konu olmuştur:
“Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır.”
Bu hüküm, genel olarak tüm HMK kapsamında açılan davalarda — hangi tür dava olursa olsun — uygulanmakta olan yargılama giderleri sorumluluğu kuralını ifade etmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı
Anayasa Mahkemesi, 2024/29 E., 2024/226 K. sayılı kararıyla, söz konusu 326/2 fıkra hükmünün manevi tazminat davaları yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve bu yönden iptal edilmesine karar vermiştir.
Yayımlandığı Resmî Gazete tarihi: 14.03.2025, sayı: 32841. Yürürlüğe girme tarihi ise, kararda belirtildiği üzere yayımlanmasından dokuz (9) ay sonra, yani 14.12.2025 olarak belirlenmiştir.
Gerekçe özetleri
Mahkeme’nin kararında öne çıkan tespitler şunlardır:
Manevi tazminat davalarında, davacının davayı açarken hükmedilecek tazminat tutarını veya hangi oranda kabul edileceğini önceden öngörmesinin mümkün olmadığı; çünkü tazminat miktarının hâkimin takdirine bağlı olduğu belirtilmiştir. Bu durumda, davada kısmi kabul ya da kısmi reddi kararları halinde, davacı yönünden yargılama giderlerinin (ve vekâlet ücretinin) sorumluluğunun — kabul-ret oranının uygun biçimde mevcut olmadığı bir alanda — uygulanmasının mahkemeye erişim hakkı, hak arama özgürlüğü gibi anayasal güvenceleri etkilediği değerlendirilmiştir. Dolayısıyla, bu hükmün “manevi tazminat davaları” bakımından kanunilik ölçütünü ve ölçülülük ilkesini sağlayamadığı ve temel haklara getirilen sınırlama niteliği taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.
Değerlendirme: Neden bu karar önemli? Hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim
Bir kişi, kişilik hakkına yönelik bir ihlal sonucu manevi tazminat talebinde bulunduğunda, hangi tutarda kabul edileceğini baştan öngörememektedir. Bu belirsizlik, davanın kısmen reddedilmesi halinde yargılama giderlerinden sorumlu tutulma ihtimalinin varlığıyla bir “risk” haline gelmektedir. Karar, bu riskin hak arama özgürlüğü açısından caydırıcı olabileceğine dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, bu iptal kararı hak arama özgürlüğünün korunması bakımından önemli bir eşik olarak değerlendirilebilir.
Usul-maddi etkileşimi
Genellikle usul kuralları “tarafsız” gibi görünür; ancak bu karar özellikle usul kuralının maddi sonuçlarla (yargılama gideri yükü) doğrudan bağlantılı olduğunu ve bu bağlantının hak arama özgürlüğü ya da adil yargılanma hakkı açısından etkili olabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, usul hakları maddi hakların önünde engel olmamalıdır.
Manevi tazminatta ölçülemezlik sorunu
Manevi tazminatta zarar somutlaştırılamadığı için ve tazminat tutarının hâkimin takdirine kaldığı için, davacının sonucu öngörememesi gibi bir durum vardır. Karar bu “öngörülemezlik” durumunu özellikle vurgulamıştır. Bu da, davacı açısından bir risk faktörü oluşturduğu gibi, usul-kuralların mağdur lehine nasıl yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Geleceğe dönük etkiler
Kararın yürürlüğe gireceği 14.12.2025 tarihine kadar, HMK 326/2 fıkra hükmü geçerli olmaya devam edecektir. Bu süre içinde davacıların ve hukukçuların bu geçiş sürecini göz önünde bulundurmaları önemlidir. Karar, sadece “yargılama giderleri paylaşımı” başlığında bir düzenlemeyi iptal etmekle kalmıyor; aynı zamanda manevi tazminat davaları bakımından usul ve hakkaniyet ilişkisini yeniden düşündürüyor. Uygulamada bu kararın etkisi, mahkemelerin ve avukatların stratejilerinde değişime yol açabilir. Ayrıca, karar aracılığıyla manevi tazminat sisteminin “sembolik tazminat” mantığından “mağdurun uğradığı kayba uygun tazminat” anlayışına doğru evrilmesi açısından bir işaret niteliği taşıdığı değerlendirilmektedir.
Uygulama açısından dikkat edilmesi gereken hususlar
Davayı düşünen ya da açmış olan davacılar açısından: Tazminat talebinin miktarını belirlerken “kısmen kabul/kısmen reddin getireceği yargılama gideri yükü” riskinin 14.12.2025’e kadar devam ettiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Avukatlar açısından: Davanın kabul-ret kıstası, özellikle manevi tazminat davalarında belirsiz olduğundan, dava stratejisi belirlenirken usul risklerinin de düşünülmesi gerekmektedir.
Mahkemeler açısından: İptale konu hükmün yürürlüğe girmesiyle birlikte usul kurallarının manevi tazminat davalarında uygulanması bakımından yeni bir anlayış gelişebilir; özellikle yargılama giderlerinin paylaşımı konusunda mahkemelerin kararlarında bu Anayasa Mahkemesi kararını dikkate alması önemlidir. Kanun koyucu açısından: Kararın yürürlüğe girme süresi (9 ay) göz önünde bulundurularak, kanun koyucunun bu alanda yeni düzenlemeler yapması beklenebilir. Bu çerçevede, manevi tazminat davaları özelinde yargılama giderlerine ilişkin özel usul kurallarının veya tazminat miktarının öngörülebilirliği açısından düzenlemelerin gündeme gelebileceği söylenebilir.
Eleştiriler ve olası soru işaretleri
Karar, iptali yalnızca “manevi tazminat davaları” yönünden öngörmüş; bu hükmün diğer davalara (örneğin maddi tazminat davaları) yönelik uygulamasını doğrudan ortadan kaldırmamıştır. Bu durum, farklı dava türlerinde eşitlikçi bir yaklaşım bakımından tartışma yaratabilir. İptal kararı yalnızca yargılama giderlerinin paylaşımına ilişkin hükmü kapsamakta; manevi tazminat tutarının öngörülemezliği ya da takdir yetkisinin sınırları gibi maddi sorunsalları doğrudan düzenlememektedir. Bu açıdan, uygulamada hâlâ belirsizlikler devam edebilir. Kararın yürürlüğe giriş tarihine kadar süren “ara dönem” uygulamaları bakımından, davacılar ve hukukçular için geçici riskler söz konusu olabilir.
Sonuç
Özetle, Anayasa Mahkemesi’nin 14.03.2025 tarihli ve 32841 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan kararı, manevi tazminat davalarında usul-yükümlülükler bakımından önemli bir kırılma noktasıdır. Hak arama özgürlüğü, mahkemeye erişim hakkı ve hakkaniyet ilkesi bakımından, davacı yönündeki belirsizlik ve risk unsuru taşıyan yargılama giderleri yükünün belirli dava türleri açısından yeniden düzenlenmesi gerektiğini göstermektedir. Bu karar, hukuki teoride olduğu kadar uygulamada da manevi tazminat davalarının nasıl ele alınması gerektiğini yeniden düşündürmektedir. Uygulamada davacı-tarafın risk algısı, dava stratejisi ve mahkemelerin değerlendirme tarzı bu yeni çerçeve içinde şekillenebilir. Özellikle 14.12.2025 tarihinde yürürlüğe girmesi beklenen düzenlemeden sonra bu alanda bir “yeni dönem”in kapıları aralanabilir.


